Tekil Mesaj gösterimi
Alt 26 Nisan 2025, 16:02   #2
ExELaNCE
📸 Paylaşımcı Üye
 
ExELaNCE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Kayıt Tarihi 22 Nisan 2025
Mesajlar: 285
Konular: 263
Cinsiyet:
Beğeniler: 263
TZ Puanı : 10
Ruh Hali:
👔 Meslek:
🔯 Burç:
Çevrimiçi Süre: 2 d 4 h 23 m
Ortalama Çevrimiçi Süre: N/A
@ExELaNCE
Standart

Bu iş nasıl oluyor? Yirmi kişi, iki yüz kişinin, yüz kişi bin kişinin yani bir kişi on kişinin gücüne nasıl ulaşabiliyor? Elbette bu ihlâsla oluyor. Yüce Allah (c.c.), ayetin sonunda bunu anlayamayacak bir kavme imada bulunuyor. Elbette bu kavim her şeyi maddi güçlere göre düşünen, zafer yenilgi gibi kavramları maddi güçlere ve i**ânlara göre ölçen insanlardan oluşmaktadır.

İhlâs bir mümine diğer insanlardan on kat daha fazla güç vermektedir. O ihlâsıyla on kişinin gücüne ermektedir. Onunla ancak on kişi mücadele ederse onu belki yenebilir. Yoksa ihlâslı kişiyi yenmek o kadar kolay bir şey değildir.

‘Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle ***lu halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri pek şiddetlidir. Sen onları ***lu sanırsın. Hâlbuki onların kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir ***luluk olmalarındandır. (Haşr suresi, 14)’

Kâfirler ve münafıklar ihlâstan mahrumdurlar. Bu yüzden aralarındaki bağ pek gevşektir. Her biri nefsiyle yüz yüze olduğundan, enaniyetlerini ilah edindiklerinden bu böyledir. Birbirlerine dünyevi çıkarlarla bağlıdırlar. O yüzden onlar her ne kadar zahirde birlik içinde görünseler de kalpleri böyle değildir. Darmadağınıktır. Ufacık bir çıkar anlaşmazlığı ile aralarındaki bağlar kopar ve birbirlerinin aleyhlerinde olurlar.

Müminler ise birbirlerine yüreklerinden bağlıdırlar. Onların birlikteleri ihlâsa dayanır. Allah rızası için birbirlerine yaslanırlar ve bağlanırlar. Birbirlerini severler. Birbirleri ile adeta kardeş olurlar. Nefis ve şeytanların bu konudaki aleyhte propagandalarına pek kulak asmazlar ve iltifat etmezler. Gönülleri ihlâsla birbirlerine adeta perçinlenmiş gibidirler. Onun için onlardan bir kişi on kişiye bedel bir güce sahiptir. Ayette bildirildiği üzere, Allah’ın izni ile, müminlerden ihlâslı yirmi kişi, iki yüz kâfirin hakkından gelir. Yine, Allah’ın izni ile, müminlerden ihlâslı yüz kişi ise onlardan bin kişiyi yener. Bu durum ihlâsın gücünü gözümüzün önünde somutlaştırmaktadır. Onun maddi güçleri aşan bir tarafının olduğunu göstermektedir.

İslam dininin hedefi, bütün Müslümanları dünyada kardeş yapmaktır. Onları nefislerinin şerlerinden koruyup bir araya getirmek, bu sayede bütün dünya insanlığının da onların vesilesi ile bu dine girmesi için i**ân sağlamaktır. İslam dini koyduğu hükümlerle yeryüzünü cennet gibi huzurlu kılmak için Allah tarafından indirilmiştir. Bu dinin yayılması için insanın hem nefsiyle hem de insanlarla değişik şekillerde cihat yapması gerekmektedir. Bütün bunların temeli ise ihlâsa dayanmaktadır.

Mümin her işini ihlâsla yapmalıdır. Bunun için niyet etmeli ve niyetini Allah rızası için düzenlemelidir. Çünkü niyet her işin temelidir.

Bir ev hanımı niyetini Allah rızası için yaptığında evdeki her işi ibadet hükmü kazanır. Pişirdiği yemekler şifa kaynağı olur. Bunun için ihlâsla dua etmesi yeterlidir: ‘Yarabbim Senin rızan için bu işleri yapıyorum ki ibadetlerde güç ve dirlik kazanalım…’

Rahmetli babam istemeye istemeye, gönülsüz olarak yapılan yemekleri katiyen yemezdi. Bunlardan insanda hastalık peyda olur, derdi. Bu tasavvuf yoluna girince onun ne kadar hakikati söylediğini derinden kavradım.

İhlâs olmadan pişirilen yemek, adeta Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvana benzemektedir. Böyle bir hayvan mundardır. İnsana maddi ve manevi hastalıklar taşır. Onun için ev hanımları her işinde mutlaka Allah’ın adını anmalı, özellikle yemeklerde buna riayet ederek yemeği ihlâsla hazırlamalıdırlar.

Bir insan işine giderken, çalışmaya başlarken, iş sırasında daima Allah rızasını gözetmelidir. Amacı Allah rızası için insanlara hizmet olmalıdır. Böyle olursa o iş ihlâslı olur ve gerçekten insanlara büyük yararlar sağlar. Ayrıca ibadet hükmünü kazanır. Dünya ve ahrette Allah’ın rızasını kazanmanın yolu budur.

Atalarımız bunun için meslek kuruluşları dayanışması teşkilatı kurmuşlardır. Bunlara ahilik adı verilmiştir. İbn-i Batuta bu teşkilatların yardımı ile tüm İslam coğrafyasını dolaşmış, beş kuruş para harcamadan onların sağladığı i**ânlarla yeme içme, yatma gibi ihtiyaçlarını karşıladığını iftiharla seyahatnamesinde anlatmaktadır.

Ahilik teşkilatı ihlâsı meslek hayatına katmayı öğreten kurumlardı. Oralarda mal ve hizmet ancak Allah rızası için üretilirdi. Elbette bu insanlar bu yolla dünyevi ihtiyaçlarını da karşılıyorlardı. Ama asıl amaç uhrevi olduğu için bundan büyük bir sevap da kazanıyorlardı. Onlar ihlâsı büyüklerinden, özellikle ahi pirlerinden öğreniyorlardı.

İhlâs bir insanın hayatına girdiği zaman her şey Allah rızası için yapılmaya başlanır. Öyle ki bunun için artık niyete bile gerek duyulmaz. Kişi ister istemez her işte Allah rızasını kazanmak için harekete geçer.

Bir zamanlar evimi değiştirmem icap etti. Eşyaların kamyona yüklenmesi için mahalle kahvesinin önünde her zaman eski, yamalı elbiseleri ile dikkatimi çeken bir kimse vardı. Ondan bu işi yapmasını istedim. Pazarlık da yapmadım ki haline acıdığım için ne isterse verecektim. İşini bitirdikten sonra, sana ne kadar vermemiz gerekiyor, dedim. O, eşya çok az ben para istemiyorum, dedi. Eşya kamyonu dolduracak kadar vardı. Az değildi. Yarım veya bir saat kadar da bu işle uğraşmıştı. Hâlbuki beni tanımadığı gibi daha önce aramızda hiçbir münasebet de olmamıştı. Ben o kadar buna şaşırdım ki… Yine de cebimden çıkardığım bir miktar parayı ona vermek istedim. Ama o almamakta direttiği gibi yanımdan da hemen uzaklaşıp gitti.

Bu hadise beni o kadar etkiledi ki muhtaç olduğu halde bu parayı niçin benden almadı diye senelerce düşündüm. Nefis her insanda aynıdır. Değişmez. Bu insanın bu parayı almaması nefsin kanunlarına aykırı düşmekteydi. Bir elmanın durduk yerde yerçekimi kanunlarına aykırı olarak kendi kendine yukarıya doğru yükselmesi gibi bir şeydi bu. Kaldı ki ben muhtaç bir insan da değildim. Halim de bunu gösteriyordu. Benden para alması gerekiyordu. Çünkü üzerindeki elbiselere göre bu paraya benden daha çok o muhtaç durumda idi.

İnanın on beş sene kadar hep bu mesele üzerinde düşündüm. Sonra merakım uygun düşen bazı rastlantılarla ve tevafuklarla çözüldü, anlaşılır biçime dönüştü. Bu zat her ne kadar zahiren yoksul bir insansa da batın yönüyle öyle değildi. Çok zengindi. Bir insanda bazı faziletler varsa bu onlara mutlaka tasavvuf ve tarikat yolu ile gelmekteydi. Bunu bu kimsenin şahsında bir kez daha anladım. Kimse bu dünyada bu yola girmeden nefsini güzelliklerle ve iyiliklerle süsleyememektedir. Bu kişinin tasavvuf ve tarikat yolunda bir kişi olduğunu öğrenince içimdeki merak duygusu tatmin oldu. Halini anladım ve ihlâsına verdim. Kendince benim eşyalarımı kamyona yükleme işini ihlâsla yapmış, bundan bir çıkar gözetmek istememişti.

İhlâsla yapılan her iş insanların kafasında bir iz bırakır. Çok büyük tesirlerde bulunur. Öyle ki ihlâsla yapılan bir iş başkalarına da böylece ihlâsı öğretmiş olur. Benim o şahıstan ihlâsı öğrenmem gibi.

Bir de ihlâsla ilgili olarak kafama takılan hadiselerden biri de şudur: Fatih Sultan Mehmed ara sıra kılık değiştirerek halkın içerisine karışır, onların durumu hakkında bizzat fikir edinirmiş. Böyle bir gün sabahleyin esnafı geziyormuş. Bir dükkândan bir şeyler almak istemiş. Dükkân sahibi sabah siftahını ettiğini, yandaki dükkânın ise henüz etmediğini söyleyerek padişahı oraya sevk etmiş. O zaman padişah şu kararı almış ki böyle faziletlere sahip bir millet İstanbul’u elbette fetheder. Çünkü sultan bununla orduları yenecek olan ihlâsı halkında gözlemiş, bizzat müşahede etmiş bulunmaktadır. Ne kadar doğru ve isabetli bir tespit!..

Bir insan ihlâsla maddi menfaatlerinin üstüne çıkar. Allah rızası için iş görmenin sırrına erer. Onun o durumunu gören kişiler ona belki deli bile diyeceklerdir. Onu anlayamayacaklardır. Şimdi size soruyorum: Bugün hangi esnaf, Fatih’in Sultan Mehmed’in durumuna tanık olduğu esnaf gibi davranmaktadır? Her biri kendi derdine düşmüştür, kazancının artmasına çalışmaktadır. Yanındaki komşusunu düşünen bir esnaf varsa demek ki ona ihlâs bir taraftan bulaşmıştır. Bu da ancak tasavvuf ve tarikat kültürü ile mü**ündür. Zira insanın kendi nefsini düşman bilerek onunla büyük cihat yapması ancak onlara has bir durumdur. Yoksa faziletler doğuştan gelmezler. İnsan bu dünyaya nefsiyle beraber gelmektedir. İmtihan sırrı gereği nefis ise son derece cimri, bencil yaratılmıştır. Durup durduğu yerde bir insanın başka bir insana karşılıksız iyilik yapması mü**ün değildir. Nefsin Allah rızası için iyilikte bulunabilmesi için belli bir süreliğine bir Allah dostunun gölgesinde terbiye olması gerekmektedir.

Padişahın durumuna tanık olduğu bu esnaf, tasavvuf ve tarikat kültürünün içerisinde yer aldığı ahi teşkilatına bağlı idi.
ExELaNCE isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla